İslam öncesi Türklerde bozkır kültüründe hukuk kuralları, yazılı kurallara dayanmazdı. Töre adı verilen bu kurallar en az yazılı hukuk kuralları kadar etkiliydi. Devlet başkanlarının bile törelerin dışına çıkması söz konusu olamazdı. Konargöçer yaşam, toprağa dayalı bir yerleşim anlayışını getirmediği için ilk Türk devletlerinde sınıflı bir toplum yapısı oluşmamıştır. İlk çağ Yunan ve Roma medeniyetlerinde sosyal sınıf ayrılıklarından kaynaklanan hak arama istek ve arzusunun İlk Türklerde görülmeyişinin de temel nedeni bu durumdur. Hakan, bizzat törenin uygulayıcısı ve koruyucusuydu. Türk tarihin ilk yazılı kaynağı olan Orhun abidelerinde bu vazife,
“Üste mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış. İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumin kağan, İstemi kağan oturmuş. Oturarak Türk milletini, töresini tutuvermiş, düzene sokmuş.”.. Sözleriyle belirtilmiştir.
Uygur Türk devletinin seleflerinden farklı bir karakter gösterip yerleşik yaşama geçmesiyle birlikte hukuk kuralları yazılı hale getirilmiştir. Yerleşik yaşam ve buna bağlı olarak bir arada yaşama zorunluluğu ve insanoğlunun meşguliyet alanının farklılaşması hukuk kurallarının da ivedilikle yazıya geçirilmesini gerekli kılmıştır.
Göçebe hukuk sisteminde en köklü değişim Aral gölü havzasında Selçuklu Türklerinin İslam dairesine girmesiyle yaşanmıştır. Artık devlet ve toplum hayatına törelerden ziyade İslam hukuku şekil ve düzen verecektir. İslam hukukun doldurmadığı veya hüküm ihtiva etmediği alanlardaki boşluğu ise, yine İslam hukukuna aykırı olmamak koşuluyla örfi hukuk normları dolduracaktır.
Büyük Selçuklu devletinin varisi olarak Anadolu da kurulan ve Anadolu’nun Türkleşmesini ve İslamlaşmasını büyük ölçüde gerçekleştiren Türkiye Selçukluları ve Anadolu Beylikleri döneminde gayri Müslimlerin meskûn olduğu mahallerin de İslam devleti sınırlarına dâhil olmasıyla, İslam hukukunun uygulama alanını genişlemiştir. Burada akla gelen ilk soru gayri Müslimlere de mi İslam hukuku tatbik edilecek ya da gayri Müslimler İslam hukukuna mı tabi olacaklar?
Sorumuzun cevabını Osmanlı hukuk siteminin yapısını ve mahiyetini izah ederek vermeye çalışalım. Çünkü Osmanlılar dönemi, zaman içinde Anadolu’da siyasi birliğin kesinlik kazanıp, Batıda Viyana’ya, kuzeyde Rusya Steplerine, güneyde Afrika çöllerine, doğuda dağlık Safevi platosuna uzanan bir coğrafya da çok uluslu bir devlet yapısının oluşturulduğu dönemdir.
Osmanlı devletinde hukuksal yapıya dair ilk örgütlenme Orhan Bey döneminde Çandarlı Hayrettin Paşa tasarrufunda ilk defa ortaya konan Kadılık müessesiyle gerçekleşmiştir. Osmanlılar seleflerinden farklı olarak Örfi ve şer’i hukuk davaları kadı mahkemelerinde görülmüştür. Hâlbuki Türkiye Selçuklularında Şer’i hukuk davalarında kadılar, Örfi hukuk davaların da ise Emir-i Dad adı verilen yargıçlar vazifeliydiler.
İslam inancına göre yeryüzündeki insanlar dinsel açıdan Müslim(inanan) ve gayri Müslim(inanmayan) olmak üzere iki sınıfa ayrılmaktadır. Eğer gayri Müslimler bir İslam ülkesi sınırları içinde yaşıyorsa Zimmî statüsündedir. İslam devleti zimmî statüsünde olan bu tebaasıyla zimmet akdini imzalardı. Zimmet akdi; zimmîlerin devlete sadık kalması, askerlik yapmama bedeli olarak da cizye vergisi vermesi suretiyle; zimmîlere aile, miras, evlenme ve boşanma gibi özel şahıs hukukuna giren davaları kendi mahkemelerinde kaza yetkisi imkânı verirken, İslam devleti de onların can ve mal güvenliğini sağlamak mecburiyetindedir. Zimmîlerin Müslümanlarla olan ceza davalarında tek yetkili merci ise Kadı mahkemeleriydi. Ayrıca Gayri Müslimler istedikleri zaman davanın türü ne olursa olsun kadı mahkemelerine başvurabilirlerdi. Kadılar davalı ya da davacının gayri Müslim olmasına bakıp karşı tarafa iltimas geçemezdi. Osmanlı arşivlerinde bu söylediklerimizi destekler mahiyette sayısız kayıtlar bulunmaktadır. Bu kayıtların başında Kadı sicilleri( Şer’iye sicilleri) gelmektedir.
Şer’iye Sicil defterlerinin mevcut kayıtlara göre XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tutulduğu bilinmektedir. Bu defterler, Osmanlı Devletinin, hukuki, sosyo-ekonomik, askeri, yönetim, aile hukuku vb. alanlarına dair pek mühim bilgiler içermektedir.
Bu defterlerin yazımından sorumlu olan Kadılar, Osmanlı devlet hiyerarşisinde ilmiye sınıfına mensupturlar. Bu sınıfın İtfa ( fetva verme), kaza( yargı) ve tedrisat olmak üzere üç temel görevi bulunmaktaydı. Kaza yetkisini yedinde bulunduran Kadılar aynı zamanda bulundukları mahallin birer belediye başkanı gibi görev yapardı. Esnafın kontrolü, fiyat artışlarının tespiti, merkezden gelen emirlerin halka irsali, halkın dilek ve şikâyetlerinin de merkeze iletilmesi, Kadıların görevlerinden sadece bir kaçıdır. Kadıların özlük işlemlerini ise ilk dönemler Kazaskerler yaparken daha sonraları bu işi Şeyhülislamlar üstlenmişlerdir.
Kadılar kazaların oldukça yoğun, yorucu ve sorumluluk isteyen işlerini dorudan kendisine bağlı ve dolaylı olarak kendisine karşı sorumlu olan çok sayıda personel ile birlikte yürütmekte idi. Doğrudan bağlı olan personel arasında naib, kassam, muhtesip, mimar, kâtip, muhzır(adli polis), tercüman, imam, papaz ve ayak hizmetlerini gören personel sayılabilir.
Tanzimat dönemine kadar tek hukuklu bir yapının olduğu Osmanlı hukuk sisteminde Kadılar Şeri ve örfi hukuk davalarına bakmakla tek elden görevli idiler. Burada söz konusu olan örfi hukuk tabiri aslında Şer’i hukukun bir parçasıdır. Şer’i hukukun kaynağını Kuran-ı Kerim, hadis, sünnet, İcma ve Kıyas oluştururken, Örfi hukuk ise toplumun örf, adet, gelenek ve görenekleri oluşturmaktaydı.
Adaleti tevzi etmek kadıların en temel görevidir. Kadılar mahkemelerinde görülen davalara ait kayıtların tutulmasından sorumlu idiler. Şeri’ye sicilleri ( Kadı Sicilleri ) üç nüsha olarak hazırlanır, nüshalardan biri merkeze gönderilirdi. Bu kayıtların tutulmasından mahkeme kâtipleri sorumluydu. Bunu bugünkü mahkeme kâtiplerinin yaptıkları işe benzetebiliriz.
Bu gün nasıl yargı bağımsızlığından bahsediyorsa aynı durum Osmanlı devleti içinde geçerliydi. Taşranın en üst amiri olan Sancak Beyleri ya da beyler Beyi kadıların vermiş olduğu kararlara karışamaz ya da itiraz edemezdi. Taşranın yöneticisinin(seyfiye sınıfına mensup) görevi zanlıyı yakalamak ve kadının huzuruna çıkarmaktı. Eğer Kadı mahkemesinin kararına itiraz vuku olursa üst mahkeme niteliğinde olan Divanı hümayuna müracaat olunur, orada dava yeniden kazasker tarafından karara bağlanırdı. Kadılar yörenin nüfuzlu kişilerinin davalarını baskı altında kalmamak ve davanın sıhhati açısından, bu tarz davaları merkeze havale ederlerdi.
Şer’iye Sicil defterlerinde bu günkü savcıların olay yeri incelemesine benzer. Vakıa keşf ve tahrir olundu. ( olay keşf edildi, kayıt altına alındı, zabıt tutuldu) Yine müftülerden ilgili konularda görüş almak için ol fetva mucibince, ( verilen ya da alınan fetvaya göre), şahitlerin ifadesine başvurulduğunda Gıbbel sual olundukta,( şahitlere soruldukta) vasi davalarında, vasi nasb ve tayin olundukta, kişinin iddiasının araştırılması için müddeasına beyine taleb olundukda Udulu-ül Ahrarı müsliminden şahıslar hazıran olub eşhad olunduklarında ( iddia sahibi iddiasını ispatlamak için güvenilir ve sözü geçer Müslümanlardan kişileri şahitlik için hazır edip şahitlik etmesini sağlar ) gibi ifadelere bu defterlerde sıklıkla rastlanmaktadır.
Kadı mahkemelerinde dikkate şayan bir diğer husus ise mahkeme sürecinde aktif görevi olmağı halde görüşülen davaları takip eden emekli kadıların, yöneticilerin, müftlerin, müderrislerin vb. üst düzey kişilerin mahkemede hazır bulunmalarıydı. Bu şahıslar yargılama sürecine fiilen müdahil olmasalar da varlıklarıyla kadıların keyfi karar vermelerini dolaylı yoldan engel olmaktaydı.
Siciller devrin folklorik unsurları açısından da oldukça zengin bilgiler sunmaktadır, araştırmacılara. Tereke kayıtlarından( Ölen kişinin geride bıraktığı mallar) o dönemki mutfak eşyalarını, evlerde kullanılan araç ve gereçleri, rahatlıkla öğrenebiliyoruz.
Örneğin 1901 No’lu Trabzon Şeri’ye Sicil defterinde yer alan:
13/1
Elvan ipek, lazıl gömlek, ketani ayakkabı, beşkir, uçkur bohça, işleme sağir( küçük) yasdık yüzü, sim yüzük, ayaklı sandık ma el sandık, kırkırı kilim, acem balı, müstamel sarık, tırnak yemiş kürek, aba şalvar köhne vb. eşya isimleri hiç de yabancısı olmadığımız eşya isimlerinden sadece bir kaçıdır.
Şeri’ye sicil kayıtları incelendiğinde sadece Müslümanların davalarının görülmediği de anlaşılır. Gayri Müslimlerin de kadı mahkemelerine başvurabilme hakları vardı. Müslim- gayri Müslim arasındaki itilaflara dair çok sayıda kayıtlar mevcuttur. Ve gayri Müslimler lehine çözüme bağlanan davalar da çokçadır.
Sefer sırasında taşraya gönderilen fermanlar, askerlerin toplanması, yapılacak hazırlıklar, sancak beyinin ve Beyler Beyinin görevleri, vergilerin nasıl toplanacağı hususları sicilin son bölümüne iliştirilirdi. Sicillerde dikkate şayan bir diğer husus da evlilik akitlerinin kayıt altına alınmasıdır.
Örneğin yine aynı tarihli Şeriye Sicil defterinde yer alan yüzlerce evlilik akitlerinden bir örnek;
E z- zevc-i Musa Bin Hasan Reis vekili Ali hacı Mehmet Ez zevcetis’t seyyib Rabia binti Mehmed vekilha Hacı Himmet İbni Mehnet terzi şehadeti Mehmet beşe ibn-i Osman ve Mehmet beşe ibn-i Hüseyin el mihri mü’eccel on altı bin akçe cedid rayiç fi’l vakt fıddai Osman-ı cedid hurriren gurre-i fi 29 Ramazan 1148.
Görüldüğü üzere Osmanlı merkez ve taşra teşkilatında adaleti tevzi etmekle vazifeli olan kadıların başkanlığını yaptığı ( Kadı mahkemesi) mahkemenin tuttuğu Şeri’ye sicil defterleri milyonları aşkın belge ve dokümanıyla Osmanlı Arşiv kayıtları içinde ayrı bir öneme haizdir. Zira Osmanlı Devletinin her devresine ışık tutacak nitelikteki bu defterler göz ardı edilmesiyle yapılacak bir tarih araştırması ve yazımı kısır kalmaya mahkûmdur. Günümüz de öne çıkan şehir tarihi anlayışı ve çalışmalarında halk ile devlet arasındaki ilişkileri de içermesi açısından bu kayıtların önemi bir kez daha artmaktadır.